12 Eylül 2009 Cumartesi

İnanç

"Sevgi ve bağlılık değiştirebilir." Buna şu anda o kadar çok inanıyorum ki. Dikkat edin "Sevgi ve bağlılık her şeyi değiştirebilir." değil cümle, değiştirebilir. Safça bir inanç değil bu gerçek. Bir ay önce hayata ve inandığım her şeye olan güvenimi kaybettim. İnançsız, güvenemeyen ve ruhsuz biri oldum. Bu hayatımın bu dönemine kadar sorguladığım bir şey değildi. Bana mantıklı gelmiş olan her şeye inandığımı düşünürdüm. İnanç çok farklı bir şeymiş. Sana mantıklı gelmesi ona inandığın anlamına gelmiyormuş. Bunların farkına varmamla -az önce de belirttiğim gibi- bir ay önce farklı bir hal aldım. Bu sabah kalktığımda da aynen o haldeydim. Hayattan bir beklentisi kalmamış ve artık hiçbir şeye inanmayan biriydim. Sevginin gücüne inanırdım, bundan emin değildim. Dostluğun gücüne inanırdım, bundan emin değildim. Bu sabah son bir aydır uyandığım diğer sabahlar gibi benim için bir felaketti. Yaşamak için bir nedeni olmadığını düşünmek, hayatın zor olduğunu düşünen birinin işine yaramıyormuş. Bu sabah kalktığımda iki gün öncesinden yapılmış bir planım var. Bu planın beni bir süre için neşelendireceğini bildiğim için yapılmıştı ve ben de bu yüzden uykulu gözlerle banyoya girmiş, anneme eski bir arkadaşını aratmış, televizyon tüm akşam "Sel geliyor." diye bağırdığı halde evimden kilometrelerce uzak bir yere gitmiştim. İçimde hala bir umut beslediğimin farkında değildim; çünkü farkındalığımı da kaybetmiştim. Üzerimi giyindim, ıslak saçlarımı topladım ve buluşacağım kişiye mesaj attım. Beni buluşma yerine götürecek olan arabaya bindim, umutsuz olduğumu düşünerek. Yolda arkadaşımı arayıp yol tarifi istedim, artık inançsız olduğumu düşünerek. Düşündüğüm gibi oldu. Onu orada beni beklerken gördüm ve keyfim yerine geldi. Hala inançsız ve umutsuz olduğumu düşünmem dışında her şey iyiydi. İki arkadaştan yükselen kahkahalar, Bun'daki kadının yoğun çabası, hiçbir şey almadan çıkınca yaptığı surat... Hepsi çok da neşelendirici şeylerdi. Evet, ben de neşelenmiştim zaten; ama bu hayatımı değiştiren hamle değildi. Kasadaki adam tahlidimi yaptı, güldük. Teras kısmında oturup bir şeyler içtik. Sonra hediyelerimizi yüklenip doğum günü kızının dershanesine yollandık. Elimizde paketlerimiz açık balkon kapısının önünde oturan ve dışardan görülen arkadaşımıza bakıp bakıp güldük. Neşelendim. Sonra bir heyecan bastı. Ne yapacak? Ne diyecek? İçeri girdik dersin bitimine kaç dakika kaldığını öğrendik. Bendeki heyecan yükseldi ve zil çaldı. Adını duyan arkadaşım kafasını çevirdi. Önce gözleri açıldı. Beni görünce iyice açıldı. Sonrası koşa koşa aşağı inme, kucaklaşma. O sırada Tuba'ya baktım. Mutlu olduğunu gördüm ve mutlu oldum. Neşelenmedim, mutlu oldum! Bir derse daha gireceğini söyledi teneffüs bitiminde. Son iki dersini asma sözü verdi ve biz de yollandık geldiğimiz yere. Ben mutluydum. Yemek yemek, sohbet etmek, geyik, tartışılan ciddi konular derken, bir baktım ben bu sefer son bir aydır hiçbir sohbetin içinde olmadığım kadar içindeyim bu sohbetin. Mutlu olmamı sağlayan iki arkadaşıma baktım ve gülümsedim. Ayrılık vakti geldiğinde ben hala gülümsüyordum; çünkü mutluluk kalıcıdır. Şimdi öğlen çözdüğümüzü sandığımız sorunu hala çözemediğimiz ortaya çıkmışken, ben  bu sorun doğmadan önce olduğumdan daha mutluyum. Çünkü bugün dostlarım beni bir şeye inandırdı: Birlikte olduğumuz sürece üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir şey yok ve biz buna inandığımız sürece her şey elbet yoluna girer.

İyi ki varsın Tuba, iyi ki doğdun...
İkiniz de iyi ki varsınız canlarım.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Dramatize

Birçok açıdan dramatik bir hayatım var, farkındayım bunun. Kimsenin yaşamadığı çok olağanüstü, dehşet verici şeyler yaşamış değilim. Birçok insanda görülebilecek birçok olayın birikimi ve bol miktarda şanssızlıktan ibaret benim kötü bahtım. Ve bir de kaçtığım şeylerin peşimden gelmesi. bunları çoğu zaman insanlara anlatmaktan hoşlanmam; ama gerçekten dinleyebilecek birini bulduğumda da hiç kaçırmam. Benim zayıf noktam bu. Eğer bana karşı düşünceli ve yardımsever yaklaşırsanız hemen anlatabilirim tüm bu olanları. Sorun burada değil. Bunları anlatırken dramatize ederim bir de. Bu bilinçli bir hareket değil; çünkü zaten her şeyi beynimde de dramatize ediyorum. Ufak bir şanssızlığı on dakika içinde büyük bir trajediye dönüştürebilirim kafamda ve bunu başkalarına anlatırken de yaparım. Olanları abartmam, hissettiklerimi abartmam; ama karşımdakinin bunun dünyadaki en büyük felaket olduğuna inanmasını sağlayabilirim. Belki de sağlayamıyorumdur, insanlar deli olduğumu düşündükleri için kafa sallıyorlardır bana bilmiyorum. Bu tamamen benimle ilgili. İnsanlara bu şekilde anlatırım; çünkü böyle olduğuna inanırım. Çoğu zaman bu böyledir. Gözlerimi kapatır ve kaderime lanet ederim. Aynı durum iyi şeyler için de geçerli olsaydı şikayet etmezdim bundan. Ama sistem başıma gelen iyi bir şey olduğunda tersine işliyor. Olumlu şeylerin tüm olumsuzluklarını çıkarıveriyorum ortaya. Hayır, sorun bu da değil. Bazen bunun yerine yaşadıklarını abartan yalancının teki olsaydım diyorum; çünkü çok daha kolay olurdu. En azından bunu yaparken eğlenirdim, acı çekmezdim; ama ben kendim inanıyorum zaten en başta bunun bir felaket olduğuna. Can sıkıcı ve karmaşık bir sürü şema çiziyorum kafamda. Birkaç dakika içinde tüm dünya benden nefret ediyor ve evrendeki gelmiş geçmiş en kötü kadere sahip oluveriyorum. Biraz sakinleşip uzaktan baktığımda, aradan biraz zaman geçtiğinde kendime gülmekten başka yapacak bir şeyim de olmuyor. Çünkü o kadar uçuk ki düşündüklerim. Şu anda canımı sıkan şeylerin de böyle olmasını ummaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok. Komik ya da değil, dramatize edilmiş ya da edilmemiş canımı sıkıyorlar işte oradalar. Bu da canımı sıkan başka bir şey zaten. Evrendeki en kötü kader benimki mi ne?

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Yazlığın Verandasında Uno Oynamak

Maaile yaz kış demeden zırt pırt oynadığımız, oynadıkça oynadığımız, oynayıp tekrar oynadığımız bir kart oyunu var ki bir sürü garip diyaloga neden oluyor aile içinde. Ve motor…

Oyunun son eli. Annem sinirden küplere binmiş çünkü diğer tüm elleri ben kazanmışım. Kağıtta öyle bir tablo var ki annem baktıkça sinirleniyor. Aklından yaptığı hesapları duyabiliyorum karşısında otururken: “Şimdi elinde dört tane 50 puanlık olsa, ben de oyunu Draw Four’la bitirsem çekse bir de dört tane. Ohh ohh. Kazanırım valla.” Kağıtlar dağıtılıyor. Bir annem bir ben bir annem bir ben. İkimizin de elinde bir kart kalmış, bakışıyoruz. Annem elindeki kartı atıyor ve son el olsa da kazanmış olmanın heyecanı var yüzünde. Ben kartımı açıyorum. “0” puan. Annemin yüz ifadesi görmeye değer.

Önceki el öyle bir sayı yemişim ki oturamıyorum yerimde. Sevgili kuzenim ve biricik annem kıs kıs gülüyorlar. Söylenip duruyorum. “Kaç yedireceğim şimdi göreceksiniz. Bana ha!” İlk kartı açıyorum. Atma sırası bende. Şimdi bilmeyenler için açıklayayım çok güzel bir kartımız var bu oyunda. “Skip” kartını attığınızda sizden sonraki oynama hakkını kaybeder ve bir sonraki oynar. Ben elimden çekiyorum söz konusu kartı, sinirle yere atarken dudaklarımdan şu cümle dökülüyor. “Skip atacam ha!” Annemin dik dik bakması kuzenim katıla katıla gülmesi garip bir ortam oluşuyor sıcak aile yuvamızda ve sonra hepimiz gülmeye başlıyoruz.

Uno oynamak deyince herkesin dağıtılırken eline gelmesini bitişte de elinde olmamasını istediği kartlardır siyahlı siyahlı Wild kartları. Çünkü eğer oyun devam ediyorsa bu kartların elinizde olması güç demektir ama biterken her ikisi de elli puan eder. El bitiyor herkes elinde kalan kartları hesaplayacak yirmi beş yaşındaki uyanık kuzenimin elinde bir Wild patlamasının dışında bir de yerden çekiyor bir Wild ve sonra “Şunu 20 yapalım ya! Hadi ya!” şeklindeki pazarlık çabası fevkalade eğlenceli.

Artık pek de yabancı olmadığınız kuzenimle oynuyoruz bu sefer karşılıklı. Kartları dağıtma sırası onda -ki bu bizim evde herkesin arkasına bakmadan kaçtığı bir şeydir. Bir deste kartı öbür desteye sokmaya çalışırken elinde dağınık kartlar yığını oluşuyor. O kartlara bakıyor. Ben kartlara bakıyorum. Sonra birbirimize bakıyoruz. Hüzünlü bir sesle mırıldanıyor. “Karıştıramadım.” Ben de aynı hüzünlü sesle cevap veriyorum. “Fark ettim.” Sonra kartları bir araya topluyor, bir güzel cebelleştikten sonra kartları dağıtıyor. Bu süre zarfında bende hiçbir yardım çabası yok.