18 Temmuz 2009 Cumartesi

Güvenmek zor bir oluşum zaten. Bir de insan güven duyduğu şeye ya da kişiye inandırırsa kendini işler işte tam da bu sırada çığrından çıkıyor galiba. İki aydır evde kapalı olmanın verdiği sıkıntı geçen Çarşamba hafiflemişti biraz. Neredeyse iki yıldır beklediğim filmin vizyona girmesiyle birlikte bir şeyler yapmaktan en çok hoşlanacağım insanları da kapıp bir hafta önceden ayırttığım biletlerle koştum şehirdeki favori sinemama. İnsanı çileden çıkaran durumların ara ara baş gösterdiği ama uzun zamandır ilk defa eğlendiğim bir gündü. Gece de bir seansa aile tayfasıyla gitmek için bilet ayırtmıştım. İşin içine anneler ya da tutarsız kuzenler girdiğinde can sıkıcı olabiliyor işler ama kalbim tek parça halinde atlattım bu badireyi de. Yine de iki gün önceki bu eğlence, iki gündür balkona bile çıkmadığım ve şu okul zartı yüzünden deli bir stres içinde olduğum gerçeğini değiştirmedi ve bugün yine bir melankoli içerisindeydim. Ta ki annem eve gelip dışarı çıkalım da senin şu mezuniyet hediyesini halledelim deyip sonra da akşama kadar uyuyana dek. Melankoli annemi saat başı uyarıp kalkmadıkça katlandı ve saat sekiz olduğunda ben annemin kafasından aşağı bir kova su dökme eğilimi gösteriyordum. O kadar ilginç ki o saate kadar içimde büyüyen 'gidelim, gezelim, para harcayalım' şevki bir anda yandı bitti kül oldu. Annem biraz "Ah nasıl uyurum, vah nasıl uyurum." diye dövündükten sonra teklifinin geçerli olduğunu söyledi; ama o anda gerçekten dünya üzerinde yapmak istediğim herhangi bir şey olduğundan emin değildim. İşte ilginç olan bu bir anda bir şey yapmak için isteğin birden kaybolabiliyor. Bir şeyin olacağına çok güvendiysen ve bu güven boşa çıkmışsan onu zaten istemiyorsun. Her neyse, sonuç olarak dışarı çıktık, annemin kredi kartının limitini zorladık ve daha bir saat önce eve döndük. Moralim düzeldi mi? Evet. Yarın bu düzgün moralden eser kalacak mı? Hayır. O zaman sonuç olarak hiçbir şey değişmedi. Üç saat için kendimi oyaladım ama hala aynı melankoli etkinliğini koruyor.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Son

Hayatta bazı şeylerin sonuna geldim sanırım. Bir süreçti bu ve bitiyor galiba; ama süreç nasıl olursa olsun, biteceğini bilsen bile doğumundan beri içindeysen onun zor oluyor terk etmesi. Terk etmesen de sen o bırakıyor bir yerden sonra zaten. İşte ben tam o çizgideyim. Şimdi bazı şeyleri terk etmeliyim. Terk etmesem bile onlar bırakacak yakın bir zamanda beni. Geçişli bir şey bu. Kendini hazır hissetmek ya da hissetmemek fark ettirmiyor. İşin aslı korkuyorum biraz da. Ama kim korkmaz ki? Bildiğim o yaşam tarzı değişiyor ve ben başka türlü yaşamayı bilmiyorum. Kaçak dövüş benim ki. Hayatım bu. Eğer biriyle bozuştuysan, bir şehir dar gelmeye başlamışsa, içinde bulunduğu düzenden sıkılmışsan sık biraz dişini tayininiz çıkacaktır birkaç aya. Gittiğine pişman olursan oradan özlediğin kişileri ararsın, yazları gidersin. Kolay. Ama artık değil. Uzun bir yol artık önümdeki. Artık kaçamayacağım ve kaçamayacaksam nasıl yaşayacağım? Kaçma şansımın olmayacağı apaçık ortada. Yine de ironik bir şey var orada. Kaçabilecek olma hissinden midir bilinmez hayatım boyunca kaçtığım tek şey kendimdim. Ondan da hiçbir zaman kaçamadım zaten. Korktuğum şey artık kaçamayacağımı bilerek yaşamanın beni zor duruma düşürme ihtimali. Kaçabilecek olma ihtimali bana savaşma güdüsünü kazandırmış  fark ettirmeden. Savaş, kaybedecek olursan kaçarsın. Buna karşı koymak zor çünkü kendimle bile bir savaş içindeyim. Bırakmam gereken şey tam olarak ne buna karar veremiyorum. Onu belirlersem ondan kaçabilecek miyim? Bu tam bir muamma. Fakat savaşmayı bırakacak gibi görünmüyorum çünkü savaşmaktan başka yaptığım bir şey yok gerçekten. İlginç ama yok. Gözlerimi kapatmalı ve düşünmeyi bırakmalıyım belki de. Bırakmam gereken bir şeyler var bundan eminim. Belki de işi oluruna bırakırım ve zamanı geldiğinde onların gitmesine izin veririm. Ama bu bile benim için bir savaş ve onların kazanmasına izin vermek acı verici. Hele de şimdi kaçamıyorken. Hayatla ilgili değil bu. Benim için ilk defa değil. Uzun zamandır ilk defa yalnızca kendimle ilgili bir şeyden bahsediyorum. Koşullarla ya da hayatın sana sunacaklarıyla hiçbir ilgisi yok. Ben, kendim, içimdeki savaş ve terk edişlerimle ilgili bu. Benimle ilgili. İşte bu yüzden  uğraşması daha zor ya.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Ter içinde kalktım bugün sabaha karşı yatağımdan, tıpkı aynı gece içinde iki defa daha olduğu gibi. Uyumak istedim tekrar ,olmadı, uyuyamadım. Evin boş koridorunda ilerledim. Uykularındaki ailemin nefesini dinledim soğuk duvarın dibine çökerken. Bir şey var beni rahatsız eden, hissettim bunu ama bir türlü hatırlayamadım ne olduğunu. Bir şey taş gibi oturmuştu göğsüme ama neydi bilemedim. Yutkundum, bir şey takıldı boğazıma. Tanıdık bir şey. Neydi o çözemedim. Bilmiyorum daha kaç dakika orada öylece beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu bulmaya çalıştım. Sonra vazgeçtim kalktım yatağıma geri yattım. Tahminimce altı saat falan daha uyuduktan sonra aydınlanmış odada açtım gözlerimi. Yine içimde aynı his vardı. Bu sefer duvarın dibine falan çökmedim ama kalktım yatağımdan içeride beni bekleyen ailemin yanına gittim. Güldüm, yemek yedim, annem evden çıktı, telefonda eski bir arkadaşımla konuştum. İçimde aynı his vardı, nedeni üzerinde düşünmedim. Düşünmeye zamanım olmadı belki. Bilgisayarı açtım ne var ne yok bakayım diye. Eskiden çok sevdiğim bir diziye kaydı aklım açtım eski bölümlerini izledim. İçimdeki taşın nedenini hatırlattı sonra bana dizideki yaşlı adam. "Sevdiğine nasıl söylersin hemen aşkını eğer gerçekten seviyorsan? Acısını çekersin önce olgunlaşır o aşk içinde. Sonra belki söylersin belki kalır öyle içinde." Neden orda olduğunu hatırlayan taş sanki ağırlaştı birden, ağırlaştı da ağırlaştı. Bir şeyleri parçalamaya başlamıştı ki uzaklaştırmaya çalıştım aklımı. Başka bir yöne çektim ilgimi kapattım hemen diziyi. Facebook'umu açtım. Belki komik ilginç birkaç video eklenmiştir diye. Yalın buldu bu sefer demek istediklerimi benim adıma konuştu şarkısıyla: "Sanki bu ev benim değil. Bu nefes bana zararlı. Alışmaya çalışmak diyer bir şey yok. Alışmak zorundayım." Alışmak zorundayım, alışmak zorundayım, alışmak zorundayım. Hiçbir zaman mecburiyetlikleri kabul etmeyen ben bir istisna yaparak kabullendim bunu. Demek ki gerçekten alışmak zorundayım içimdeki bu hisse. Ama nasıl?