1 Kasım 2009 Pazar

Ö...

Ölüm en son çevremden birine uğradığında dokuz yaşındaydım ve senede bir iki defa gördüğüm yatalak dedemin cenazesine bile gidememiştim. O zaman annemin üzerine gitmem "Öldü değil mi?" diye sormam üzerine bana gözyaşları ile verilen cevap insanların bana birinin öldüğünü söyleyemediği gerçeği hakkında bir şey uyandırmamıştı kafamda. İki gün önce anneannem yatağımın önünde yüzüstü yatarak inlemeye başladığında hissettiğim çaresizlik kadar kuvvetli hiçbir şey hissetmedim hayatımda. Ölümün varlığından haberdar olmak ölümü kabullenmiş olmak değilmiş. Son bir yıldır doğru düzgün yürüyemese de o eski beni anaokulundan alıp parka götüren kadın olmasa da ben hiç ihtimal vermemişim meğer seksen yaşındaki gerçekten sağlıksız anneannemin ölebileceğine. Bu defalarca konuşulduğu halde, her an ölebileceğinin farkında olduğumu düşündüğüm halde meğer ben hala onu doğduğum günden beri yanımdaki oda da yatan ve kabus gördüğümde yanında yatacağım beni telkin edecek kişi olarak görmüşüm. Ambulans annemle birlikte götürdüğünde onu boş evde hıçkırıklara boğulduğumda bile eve daha kötü dönmemesi için dua etmişim, ölmemesi için değil. O gün annemin yengesi arayıp da başsağlığı dilediğinde hastaneden dönmeyen annemlerin boşluğunu doldurmak için yanımda olan babam - benim güçlü babam- bile söyleyemedi öldüğünü. "Bilmiyordur. Kendi kendine konuşuyordur. Haberimiz olurdu." dedi de "Evet anneannen öldü." diyemedi. O değil de telefonu kapatıp gerçeğe kendimi inandırmaya başlamışken "Emin misin?" diye sorduğumda "Eminim." diye rol yaptı ya. Fark ettim ki hayatım boyunca kimse bana birinin öldüğünü söyleyemeyecek. Fark ettim ki Başak Ablam bana sarılacak, annem göğsümde hıçkırıklara boğulacak, her şeyi tak tak söyleyen dayım bile boş boş bakacak ben ancak o zaman anlayacağım öldüğünü. 30 Ekim 2009'da ben anneannemi kaybettim. Kendimi bildim bileli o şehirden bu şehire benimle gelen bazı yıllar annemden çok gördüğüm anneannemi ben kaybettim. Kimse bana anneannen öldü demedi. Kimse bu cümleyi kuramadığı için ben dün sabah o morgun önünde beklerken hala yaşıyor olabileceği düşüncesini beynimden uzaklaştıramadım. Kucağımda eski yemenisini ve hırkasını tutarken hala şuradan geçebileceği düşüncesini beynimden uzaklaştıramıyorum. Ama o gün ölümün kokusunu aldığımı biliyorum. O gün annemin ensesinde ölümün kokusunu aldığımı biliyorum ve hüznün ve kederin... Ve biliyorum ki anneannem öldü. Sadece hala bunu hissedemiyorum.

30 Ekim 2009 Cuma

Hani bunlar sadece filmlerde olurdu bizim başımıza gelmezdi ya, gelirmiş. Hani yaşarken ölebilirdi de insan gerçekten benim çevremde kimse ölmezdi, ölüm gerçek değildi ya, gerçekmiş.

29 Eylül 2009 Salı

Bugüne kadar bunu hiç sorguladım mı emin değilim ama bugün sorguladım ve bugün bir cevap bulduğum. Aramadığım ve aslında ulaşmak istemediğim bir cevap. Kaç arkadaşım var, ne kadar sosyalim bu sorularla ilgili değildim. Hala değilim. En azından öyle olduğunu iddia ediyorum. Hiç bir arkadaşa ihtiyaç duymadım. İhtiyacım olan çoğu zaman benimleydi. Arkadaşlıkalrım çoğu sorumluluk gerektirmiyordu. Ama kendimi bildiğim bileli başıma gelen bir şey var: Sorgulamaya başladığım an hiçbir şey doğru gelmez. Asosyal çatlağın tekiyim ben. Doğal yollardan arkadaş edinemeyecek kadar asosyalim. Hayatım yeni bir süzen krumakla geçti; ama ne zaman yeni bir ortam edinsem yeni olan yalnızca ben olurdum. Dolayısıyla ilgi çekiciydim, merak uyandırıcıydım. Şimdi ise değilim. Şimdi herkes yeni ve anlaşılan benim yeni olmak dışında pek bir olayım yokmuş. Bu bazen can sıkıcı olabiliyor. Teneffüslerde yaptığım tek şey kitap okumak olabiliyor. Şimdiye kadar bununla bir sorunum olduğunu düşünmemiştim. Sanırım varmış. Daha komik olan bununla ilgili ne hissettiğimden emin değilim. Evet bunu rahatsız edici buluyorum ama aynı zamanda sıraların üzerine oturup anlamsız bin tane konuyu on dakika içinde konuşmanın rahatsız edici olduğunu düşünen de ben değil miydim? Yanımda olmasını istediğim insanların tamamı uzağımda. Bazen orada olduklarını hissetmek zor oluyor. Yakınında başka birini görmek de istiyorsun; ama bildiğim bir şey daha var. Her istediğin olmuyor, hayat adil değil. Basit bir kural bu. Belki de bu yüzden bugün dolmuştan indiğimde daldan dala atlayan aklım gelip bu kurala takılıyor. Asosyalitemi bıraktım ve adil olmayan hayata takılıyor. Ben de bir an olsun bırakmayı deniyorum. Sadece bırakmayı ve karşıdan karşıya geçerken kendimi öylece yola atıyorum. Bir araba gelirse öyle olması gerektiğine inanıyorum. Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyorum. Bir yandan yolu kontrol etme içgüdüme karşı koymak mı, yoksa hayatımı öylece yola serivermek mi? Bilmiyorum!